Zamanın birinde herkesin dileklerini gerçekleştiren bay A. yaşarmış.
İnsanlar, akın akın onun mekanına gidip dileklerini anlatırlarmış. Bay A. dileklerin
gerçekleşmesi için bir bedel belirlermiş. 55 yaşında, hayatını beyhude olarak
geçiren bir adam bu dilek gerçekleştiren mekana gitmiş. Oraya vardığında, hayatının 55 senesini
hovardaca geçirdiğini anlatmış. Bozuk para gibi harcadığı yıllarını dilekleri
gerçekleştiren adamdan yeniden istemiş. Bay A., dileğini gerçekleştirebileceğini
ama bunun karşılığında ondan belleğini bedel olarak vermesini istemiş. Adam
istenen bu bedelden gayet memnun olmuş. Hatta “iyi ya! Ne güzel hayatıma
sıfırdan başlayacağım.” demiş. Sonra adam belleği üzerine bir müddet düşünmüş. Hayatında
yaşadığı acı tatlı anlar, edindiği tecrübeler, gördüğü güzel imgeler, hayattan çıkardığı
dersler, öğrendiği bilgiler… hepsi teker teker aklından geçmiş. Her ne kadar 55
yılını beyhude geçirdiği iddia etse de aslında hayattan çok şey öğrendiğini
fark etmiş. Sadece şu an yaşadığı pişmanlık duygusu bile sıfırdan başlayacağı
hayatın onlarca senesine eş değermiş . Halbuki çöp olarak düşündüğü 55
senesinde ne kadar önemli düşünceler varmış. “Bu bedel tıpkı bir kadının çok
sevdiği toka uğruna bütün saçlarından vazgeçmesine benziyor.” Diye düşünmüş. Saç
olmadan o güzel tokanın ne anlamı var? Hayattan edindiği tecrübeler olmadan
yeni bir hayatı yaşamanın ne anlamı var. Önündeki yılların elbet daha kıymetli
olacağını düşünmüş. Adam: “Bugüne kadar ki hayatımı satın almaya gelmiştim. Ancak
bundan sonraki hayatımı satın alıyorum.” der ve mekandan ayrılır.
8 Aralık 2018 Cumartesi
21 Kasım 2018 Çarşamba
ALGERNON'A ÇİÇEKLER
“Zekan geliştikçe sorunların da o ölçüde artacak.”
-Charlie
Charlie IQ seviyesi
çok düşük bir adamdır.-70 civarında- Bilim adamları ve psikologlar Charlie’nin
zeka seviyesini yükseltmeye yönelik bir deney yaparlar. Bu deneyin içerisinde
Algernon adlı bir fare de vardır. Çeşitli operasyonlardan geçen Charlie ve
Algernon’un zeka seviyesi her gün artış gösterir. Deneyin öncesinden itibaren
rapor tutan Charlie’nin yazımından bile zekasının her gün hızla arttığını
gözlemleyebiliyoruz. İlk günlerde okuma yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuk
seviyesinde raporlarını kaleme alan ve yarım yamalak konuşan Charlie, zamanla yirmi
beş tane dil bilen, her dildeki akademik makaleleri okuyabilen, araştıran,
sorgulayan, hitabeti ve diksiyonu düzgün bir adam haline gelir. Charlie’nin
zekası artarken duygusal alanlarda da problem yaşar. Öncesinde üniversitede
din, siyaset, ekonomi üzerine müzakere eden gençlere gıpta ile bakan Charlie daha
sonra üstün zekasıyla konuşulanları artık masal gibi dinler vaziyete gelir.
Zekasının zamanla arttığı zamanlarda Charlie, özel eğitim hocası Alice’e aşık
olur. Ortalama zeka seviyesine sahipken içindeki aşk onu hem mutlu eder hem de
motive ederdi. Hocası da Charlie’nin zekası arttıkça ona aşık olur.(Burada zeka
sayesinde aşık olabilmeyi net bir şekilde görebiliyoruz: J) Charlie üstün zekalı
olmaya başlayınca Alice ile iletişim kopukluğu yaşar. Charlie’nin okuduğu
metinleri Alice bilmez, atıfta bulunduğu yazarları Alice tanımaz, terminolojik
olarak kullandığı kelimeleri bilmez vs. bunun gibi birçok entelektüel problem
yaşarlar. Aralarındaki sevgi muhabbeti artan zeka ile azalır. Alice, Charlie’nin
yanında yetersizlik duygularına kapılır. Birlikte olmak istedikleri zaman Charlie’nin
gözünün önüne eski moron hali belirir. Bu durum onun midesini bulandırır. Bu yüzden
Alice ile birlikte olamaz. Bu tarz yakın
ilişkiler için hazır olmadığını hisseder ve Alice’den uzak durur. Bilim
adamları düzenledikleri kongrede eserleri olan Charlie ve Algernon’u bilim
camiasına sunmak isterler. Kongre esnasında Charlie kendisini değersiz hisseder
ve gösteri esnasında oradan Algernon ile kaçar. Bir süre kiraladığı dairede
konaklar. Orada Fay adında sanatçı, dağınık, her günü farklı yaşayan, hayatı
ciddiye almayan komşusu ile tanışır. Kadın Charlie gibi çok okuyan bir
entelektüel değildir. Sanatçı bir kişiliğe sahip olduğu için yaratıcı fikirleri
ve mizahi bir üslubu vardır. Bu da Charlie’nin hoşuna gider ve aralarında
duygusal bir ilişki başlar. Alice ile yapamadıklarını Fay ile rahatlıkla
yapabilmektedir. Fay ile birlikteyken Alice’in yanında olduğu gibi eski aptal Charlie silüeti belirmez. Ama yine
de zaman, Charlie’nin aslında Fay’i değil
de Alice’i sevdiğini gösterir. Zamanla Charli’ye uygulanan deneyin
etkisi de biter ve Charli’nin zekası yavaş yavaş eski haline dönmeye başlar. Öncelikle
bildiği onlarca dili unutur. Okuma hızı yavaşlar. En son tıpkı kitabın en başında
olduğu gibi zekası yedi yaşındaki çocuğun IQ seviyesine düşer. Eğer Charlie
yaşadığı durumu anbean hatırlasaydı çok üzülüp depresyona girerdi ama bereket
versin ki azalan IQ su ona yaşadıklarını da unutturdu ve” kaybetme” duygusunu
hissetmedi.
Kitap’ta, zekanın tek başına bir anlam taşımadığını, sevgi
ve şefkat eli değmeyen zeka ve eğitimin de hiçbir değeri olmadığını gördüm. Evet
Charlie’nin IQ su çok yüksekti ama etrafındaki olaylar ve kişiler ona mutluluk
vermedi. Mutsuzdu. Kendi kabuğuna çekilmek zorunda kalmıştı. Yüksek IQ’ su,
sevdiği kadınla bile arasına girmişti. Çok zeki olmak uzaktan havalı ve güzel
görünse de bu durumu yaşayanlar için geçerli değildir. Toplumdan farklı olmak
insanı mutsuz eder. Dışlanmışlık, yalıtılmışlık duygusuna sürükler. Tabi ki bu
da “dışlanmamak için herkes gibi olmalıyız” demek değildir. Dünya düalist bir
yapıdadır. Her şey zıttıyla vardır. Gece ile gündüz ancak bir tam gün eder. Toplumdaki
farklılıklar bizi robotlaştırmaz, hayata renk katar. Herkes birdir, biriciktir…
18 Eylül 2018 Salı
BAŞIMIN BELASI ÖFKE!!!!!
“ Öfkenin başlangıcı çığlık, sonu pişmanlıktır.”
Öfke insanoğlu için elzem duygulardan birisidir. Her insan
öfkelenebilir, sinirlenebilir, kızgın olabilir. İnsanlar genellikle; istekleri
yerine gelmediğinde, haksızlığa uğradıklarında, karşı tarafa verdiği olumlu
duyguların karşılığını alamadıklarında, kıskandıklarında, karşı tarafın agresif
tutumlarına sinirlenebilir. Bu örnekleri
arttırmak mümkündür. Özellikle yaşadığımız hız çağından dolayı insanda var olan
duygular da daha hızlı ortaya çıkmaya başladı. Sabırsız olduğumuz için en küçük
bir hoşnutsuzluğa tahammülümüz maalesef kalmadı. Öfkenin problemi şudur ki;
Aşırısı hem bizim için hem de karşı taraf için onarılamaz sonuçlara sebep
olabilir. Çünkü öfke geldiğinde akıl uçup gider. Gerekli muhakemeyi, yordamayı
o an yapamaz hale geliriz.
Öfke anında sesimizin
haddinden fazla yükselmesi, etrafı kırıp dökme isteği doğması, kalp atış
hızımızın artması, tansiyonumuzun yükselmesi, bütün kaslarımızın gerilmesi
bizde öfke kontrolsüzlüğü olduğunu gösterir.
Bu kontrolsüzlük, sosyal tahribatının yanında fiziksel birçok hasara da
neden olur. Bunlar:
1. Kalp-damar
sistemlerinin dengesi bozulur.
2. Beyin aktivitesi değişir -özellikle temporal ve frontal
lobda-
3. Karaciğer rahatsızlıklarına sebep olur. (Öfke normalden
daha fazla safranın salgılanmasına sebebiyet verir.)
4. Kas ağrıları meydana gelir. (Öfkendiğimiz zaman adrenalin
hormonu salgılanır. Bu hormonun çok salgılanması kas ağrılarına, spazmlarla
beraber baş ağrılarına da sebebiyet verir.)
5. İshal; öfkeli olmak huzursuz bağırsak sendromu olarak
bilinen rahatsızlığa bu da ishala yol açar. Stres, korku, gerilim gibi anlarda da
bu bağırsak problemi meydana gelir.
6. Deri iltihabı; öfke egzama gibi kaşıntı problemlerine de
sebep olur.
Öfke kontrolsüzlüğü
de aşılabilir bir problemdir esasında. Tek sorun şudur ki, öfke anında insanın
bütün bildiği sakinleşme teknikleri birden aklından uçup gider. O an da sadece limbik
sistemimiz devrede olup frontal lobumuz ne hikmetse çalışamaz hale gelir.
Ama biz yine de
yapılması gereken tekniklerden bahsedelim.
1. Öncelikle öfkeli anımızda çok konuşmamak hem bizim için
hem de karşı taraf için en hayırlı olandır. Çünkü öfkeliyken sonradan pişman
olacağımız en güzel konuşmayı yaparız. Bazen kendimizden bile sakladığımız
gerçekleri gün ışığı gibi o anda döküveririz. (Şu üçü doğruyu söylermiş:
öfkeli, alkollü ve çocuklar). Bu öneriyle alakalı güzel de bir özdeyiş vardır:
Sevinçli anında kimseye vaatte bulunma, öfkeli anında kimseye cevap verme.
Eğer öfkeli kişi karşı tarafsa onu yatıştırmak için de çok
konuşmamalıyız. Onun susmasını istiyorsak öncelikle kendimiz susmalıyız.
2. Öfke anında ayaktaysak oturmalıyız. Açık havaya çıkıp
derin nefes almalıyız, yüzümüzü yıkamalıyız hatta soğuk bir duş bütün öfkemizi
alacaktır.
3. Öfke anında Allah’ a sığınmak insana manevi anlamda büyük
destek sağlar. Bunu da hatırlamakta büyük fayda var. Nitekim öfke ile alakalı
Kuran’da birçok ayet vardır. ”Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıktan
kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar.”(ŞURA 34)
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için
harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel
davranışta bulunanları sever.”(ALİ İMRAN 134 )
Şu bir gerçektir ki öfkeyi kontrol etmek büyük bir maharet
ve erdemdir. Bununla alakalı güzel bir hadis’de mevcuttur: “Kuvvetli kimse
demek, güreşte başkasını yenen değil; ancak hiddet anında kendine hakim
olandır.”
Öfkesini yutan, kendisini kontrol edebilen yiğitler olma
duasıyla…
18 Ağustos 2018 Cumartesi
DİL-DÜŞÜNCE İLİŞKİSİ
Hiç kuşkusuz dil ve düşünce bir kağıdın iki yüzü
gibidir. İkisi de birbirini destekler niteliktedir. Ama insanın aklına şu soru
da gelmiyor değil: "Dil mi düşünceyi etkiler yoksa düşünce mi dili
etkiler?" Bu konuda en meşhur tartışma Vygotsky ve Piaget' e aittir. Her
ikisi de “Dil de düşünceyi etkiler, düşünce de dili etkiler." ortak noktasında bir şekilde buluşur.( Bu konuda her birinin ne dediğini ele almayacağım. Eğer alırsam yazım kpss konu anlatımına dönüşür :))
Platon bu konuda güzel bir nokta atışı yapmıştır. "Düşünme, sessiz bir konuşmadır." der. Benim bu cümleden çıkardığım mana: Konuşma ve düşünme zahirde aynı eylemlerdir. Konuşma, düşüncenin ete kemiğe bürünmüş halidir. Yani bizler düşüncelerimizi ağzımızdan çıkan sesler sayesinde dışarı aktarırız. bu seslerden kelimeler oluşur. kelimelerin sıralanmasından da cümlelerimiz oluşur. Buna da konuşma/dil deriz. hülasa ikisi o kadar yakın kavramlar ki tartışırken bazen neyi tartıştığımızı dahi karıştırabiliyoruz. Bu, Platon'un söylediği cümle için çıkardığım yorumdu. Descartes'ta bu konuda, dilin yanlış kullanılmasının insanın düşünme ve muhakeme etme yeneteğini sekteye uğratacağını söyler. Maalesef özellikle günlük hayatta dili oldukça özensiz kullanırız. Bu da iletişim problemlerine, bilişsel çarpıtmalara( Çünkü dil bozukluğu yanlış düşüncelere sebep olur.) ve bunun gibi birçok problemlere neden olur.
Bu konuyla alakalı George Orwell'ın 1984 adlı kitabında önemli pasajlar var. Kitapta yeni söylem için dilde aşırı derecede sadeleştirme yapan bir karakter var. Dili resmen fakirleştirmeye çalışır. Lügatta bir kelimeye ait bütün eş anlamlı, yakın anlamlı, zıt anamlı kelimeleri çıkarır. Bu çalışmayı yapmasının sebebi de: "Eğer bir dile ait kelimeler azalırsa insanların düşünceleri de azalır." fikridir. Zaten kitaptaki yeni söylemin amacı da insanların düşünmelerini engelleyerek onları büyük biraderin partisi için köleye çevirmektir. (Örneğin demokrasi kavramı ortadan kalkarsa insanların demokrasi adı altında yaptıkları mücadelelerde olmayacaktır.)
Dille alakalı diğer bir soru da konuşma sadece insana ait bir vasıf mıdır? sorusudur. Hayvanların kendi aralarında çeşitli hareketlerle anlaştıklarını biliyoruz. Peki bu, insanlarda var olan iletişim yöntemi midir? Yani bizlerin her durum karşısında düşünüp bir şeyler söyleyecek sözlerimiz vardır. Düşünürüz konuşuruz. Konuşuruz düşünürüz. Bu durum hayvanlarda da var mı? ilk bakışta yok gibi duruyor. Çünkü çoğunluk, hayvanların düşünemediğini iddaa eder. Ama son zamanlarda araştırdığım bir goril durumun tam tersi olduğunu gösteriyor. 1971'de San Francisco hayvanat bahçesinde doğan bu goril, bakıcısının ona işaret dili öğretmesiyle insanlarla iletişim kurabiliyor. yaklaşık 2000 kelime anlayabiliyor, 1000 küsür kelimeyle de konuşabiliyor. İnternetten bu konuyla alakalı araştırma yapabilirsiniz.(https://www.youtube.com/watch?v=LC035M8mmz8)
Şimdi de dünyada konuşulan dillerin; bizim düşünce farklılıklarımızda, algılarımızda, yeteneklerimizde bir etkisi olup olmadığını inceleyelim. Bu konuda Lera boroditsky'in mükemmel deneysel sonuçları var.( Tedx konuşmasına göz atabilirsiniz.) Bu deneylere örnek verecek olursak: Avustralya'da yaşayan aborjinlerin dillerinde sağ sol gibi ifadeler yok. Bunun yerine coğrafi yön ifadeleri-kuzey,güney,doğu batı- vardır.
mesela, bacağımın kuzeydoğusunda bir karınca dolanıyor derler. Ya da bir yere giderken, kuzeye doğru gidiyorum derler. Yapılan deneylerde hiç bilmedikleri yerleri daha çabuk keşfedip hemen yollarını bulmuşlardır. Aborjinlerin yer-yön yetenekleri bizlerden daha çok gelişmiştir.
Zaman tayin etme konusunda da dillere göre farklılıklar vardır. Örneğin zamana göre değişiklik gösteren olguları-yaşlanan bir insan, büyüyen bir hayvan ya da cürüyen bir meyve gibi-sıraya koymalarını istemişler. İbranice ve arapça konuşan insanlar bu diziyi sağdan sola doğru yapmışlar. Bizim gibi cümleleri soldan sağa doğru yazan insanlar da diziyi soldan sağa doğru sıralamışlar. Demin bahsettiğim Aborjinler ise bulunduğu konuma göre sıralamayı yapmış. Yani Kuzey yönündeyken sağdan dola doğru, güney yönündeyken soldan sağa doğru diziyi sıralamışlar.
Dillerdeki gramatik bilgiler de objeleri farklı yorumlamamıza sebep olur.
Örneğin, köprü kelimesi Almanca da feminen(dişi) ispanyolca da maskülen(eril) bir kelimedir. Almanlara köprü denince akıllarına gelen sıfatlar sorulduğunda "güzel,ince,narin,barışçıl" gibi kelimeler kullanmışlardır. İspanyollar ise "uzun,sağlam,dayanıklı,tehlikeli" gibi erili betimleyen kelimeler kullanmışlardır. Sadece bu örneklerde bile dillerin insanlar da farklı algılamalara, düşünme sistemine sebep olduğunu görebiliriz. Bu konuda aklıma gelen son bir örnek daha vermek gerekirse bizler birini özlediğimizde "Seni özledim" şeklinde cümle kurarız. Ama Araplar özlemlerini "Kendini özlettin" diye ifade ederler. Diller, olaylara bakış açısını bile değiştirebiliyor. Bir Çek atasözü der ki: "Yeni bir dile sahip olmak, yeni bir ruha sahip olmak gibidir." Bizde de bu ifadenin daha veciz karşılığı vardır:
"Bir lisan bir insandır."
Yazımı sözlerin en güzeli ile tamamlamak istiyorum.
"Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun( varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır."(Rum/22)
3 Ağustos 2018 Cuma
SADELEŞ
"Sadelik, nihai bilgeliktir."
-Leonardo da Vinci
Kapitalizm çağımızın en yaygın ve tahribatı en büyük olan illetidir. Kapitalizim tam karşısında da -yaşam sitili olarak-minimalizm yer alır. Peki nedir bu kavramlar?
Kapitalizimin literatürde bir çok tanımı vardır. Zaten kendisini de hemen hemen her sektörde görmek mümkündür. Kapitalizimin en büyük emri "TÜKET"tir. İhtiyacın olmasa da TÜKET. Eminim çoğu insan onun oynadığı oyunlara kanmıştır- Ben de dahil- Örnek vermek gerekirse, bir mağazanın önünden geçeriz ve vitrinde %50' ye varan indirim yazılarını görürüz. Sonra mağazanın içerisine gireriz ve bir eşyanın 100 tl'den 50tl'ye indiğini görürüz. Sonra, solumuzdan bize fısıldayan kapitalizm şöyle der: "Bu eşyaya şu an ihtiyacın olmayabilir ama olsun, ileride muhakkak ihtiyacın olacak. Sen onu bir köşede beklet. Hem bir daha bu fiyata, bu eşyayı nereden bulacaksın?" Bu fıslıtı öyle manipüle edicidir ki Bir anda kendimizi kasada poşetleri doldururken buluruz. Peki minimalizm ne der?
Hayatından ihtiyacın olmayan her şeyi çıkar. Bunlar; evdeki fazla mobilyaların, kozmetik ürünlerin, kıyafetlerin, yediklerin,kitapların-kitap oburluğu denen bir problem var-bile olur.Hatta bazı insanlar işi abartarak kaşlarını bile tıraşlar. Çünkü kaşın işlev olarak sadece göz üstünde yer alması bile onlar için gereksizdir.(Evet bazen uğraşması zor oluyor. haklı olabilirler :D) Yani, eğer bir şeye gerçekten ihtiyacın yoksa onu alma. İhtiyacın olmayacaksa da etrafında bulundurma. Boşu boşuna etrafını kalabalık edip kendini yorma. Çünkü ne kadar çok eşya o kadar çok baş ağrısıdır. İnsan gibi yaşamanın sırrı belki de burada yatıyordur. Hayatımız; bizi daraltan, bunaltan ayrılarla dolu ve bazen bu ayrıntılardan dolayı temel gayemizi unuturuz. Başka bir değişle, bizde mevcut olan kökleşmiş bir problemin varlığından eminizdir. Onu bulup çıkarmak isteriz ama diğer küçük ve gereksiz problemler büyük ve asıl problemin üzerini örttüğü için onu bir türlü bulamayız.
80/20 kuramı da bize bu konuda benzer şeyler söyler. Pareto ilkesinin genel tanımı şöyledir; Ortaya çıkan etkenin %80'i etkenlerin yalnızca %20 sinden etkilenir. Örnek vermek gerekirse;
*Zamanımızın %80'inde yalnızca kıyafetlerimizin %20'sini giyeriz.
*Vaktimizin %80'ini, hayatımızdaki %20 insanla paylaşırız.
*Başarımızın %80'i okuduğumuz kitapların sadece %20' sinden kaynaklanır.
Örnekleri arttırmak mümkündür. Oranlarda değişebilir( 75-35, 40-90...)
İnsanlar çok çalışarak ya da her şeyi bilerek değil, doğru tespit ve kararlar alarak başarıyı yakalayabilir. Montaigne'nin de dediği gibi " Her yerde olmak aslında hiç bir yerde olmamaktır." Her şeyi bilmek aslında hiç bir şeyi bilmemektir. Elbette bol bol okuyalım ama bir ya da bir kaç alanda derinleşmeden okumak da bir zaman sonra okuruna bir şey kazandırmayacaktır. Bu da, minimalizime ters düşer. Kapitalist bir okuma oluruz. Amacımız sadece o kitabı bitirmeye(tüketmeye) dönüşür.
Bize başarı getireceğini düşündüğümüz kitapları okumaya gayret edelim. Çünkü bizler zamanla sınırlandırılmış varlıklarız. İşimiz, vaktimizden çok olduğu için her attığımız adım bir mantık süzgecinden geçmelidir.
Bütün bu yazdıklarımdan yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki Başarı çok uzak olmasa gerek. Belki de bir kaç şey satın aldığımızda değil de bir kaç şeyi hayatımızdan çıkardığımızda gelecektir.
Herkese başarı ve sadelik diliyorum. Esenlikle kalın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






